Bazı insanlar giderken sadece kendilerini götürmezler.Bir ömrü, bir mücadeleyi, bir alışkanlığı, bir sesi, bir bakışı da beraberlerinde götürürler.Canan 8 Haziran 2026'da ansızın aramızdan ayrıldı.Aslında ölüm haberini aldığınız an hayatın ikiye bölündüğünü anlıyorsunuz. Bir tarafında birlikte yaşadığınız yıllar kalıyor, diğer tarafında ise eksikliğine alışmaya çalıştığınız günler...
Canan'ın ardından en çok sabahlar değişti.
Her sabah...
Her kahvaltıda...
Ayşula bana dönüp sessizce, bazen gözleriyle bazen dudaklarının arasından fısıldayarak;
"Annem..." diyor.
Bir kez...
Bir daha...
Bir daha...
Belki içini boşaltıyor.
Belki özlemini dillendiriyor.
Belki de bana;
"Ben unutmadım, sen de unutma" demek istiyor.
Benim ise içim kanıyor bu sözlere ama sus diyemiyorum.
Çünkü onların bilmediği bir şey var.
Ben Canan'ı unutamam.
Çünkü ben Canan'la var oldum.
Bizim hikâyemiz hazır kurulmuş sofralarda başlamadı.
Ne zenginliğimiz vardı ne birikimimiz.
İnanın, evlendiğimiz gün sahip olduğumuz tek şey üzerimizdeki kıyafetlerimizdi.
Ama umutlarımız vardı.
Gençtik.
Cesurduk.
Ve birbirimize inanıyorduk.
Nikâhımızın ardından sevgili Nükhet Hala bizi evinde ağırladı. Nikâha gelen herkese gösterdiği samimiyet hâlâ aklımdadır. Elinde büyümüştüm ama o gün yaptığı misafirperverlik benim için unutulmaz bir sürprizdi.
Sonra hayatın gerçek yüzüyle tanıştık.
Mücadelemiz başladı.
İlk günlerde bir otelde kalıyorduk.
Bize "Neredesiniz?" diye soranlara gülerek;
"Paris'teyiz..." diyorduk.
Karşımızdaki insanlar bizi yurt dışında sanıyordu.
Oysa biz Kadıköy'deki Oteli'nin küçücük bir odasında geleceğimizi kurmaya çalışıyorduk.
Yokluğun bile bazen komik tarafları oluyor.
Ama insan bugün dönüp bakınca o günleri özlemle hatırlıyor.
Bir süre sonra amcam Kemal'in evine uğrar, akşam yemeklerini birlikte yer, sonra ayrılırdık.
Bir gün yine yemekten sonra çıkarken;
"Bu akşam sizi eve kadar ben bırakayım" dedi.
Biz türlü bahaneler ürettik.
"Yok amca, gerek yok..." dedik.
Ama o ısrar etti.
Ve sonunda bizim eve değil, otele döndüğümüzü öğrendi.
Durdu.
Bize baktı.
Sonra hiç unutamayacağım o cümleyi söyledi:
"Siz ev tutana kadar benim evimde kalacaksınız."
Amcam Savcı idi ya mesleği icabı hisseti yada iç güdü.
Bazen hayat insanın önüne bir kapı açar.
Bizim kapımızı da amcam Kemal açtı.
Kısa bir süre sonra Moda'da, ilkokulun karşı çaprazında küçük bir ev tuttuk.
Artık bizim de bir evimiz vardı.
Ve ardından hayat bize en güzel müjdeyi verdi.
Canan hamileydi.
O evden hastaneye gittik.
Ve kızımız Ayşula dünyaya geldi.
Bir anda iki kişilik hayatımız üç kişilik olmuştu.
Ama evimizin içi bugünkü evlere hiç benzemezdi.
Bir çekyat...
Bir aygaz...
İki tencere...
Bir çaydanlık...
Hepsi buydu.
Camlarımızda perde bile yoktu.
Gazete kâğıtları yapıştırıyordum camlara.
Bugün kulağa zor geliyor ama o günlerde bize yeterdi.
Çünkü ev dediğiniz şey eşya değilmiş.
Ev dediğiniz şey içerideki sevgiydi.
Canan vardı.
Ayşula vardı.
Ben vardım.
Ve üçümüz birlikteydik.
Yıllar birbirini kovalarken evimizin içindeki mutluluk da büyüyordu.
Ayşula, Canan'ın canından bir parçaydı.
Onun için nefes alıyor, onun için düşünüyor, onun için yaşıyordu.
Ama ne zaman çocuklardan söz açılsa gözlerinin içinde başka bir özlem belirirdi.
Bir erkek çocuğu istiyordu.
Bunu öyle yüksek sesle söylemezdi.
Sessizce ve sakin bir tebessümle;
"Bir oğlum olsa..." derdi.
Sonra da eklerdi:
"Ayşula yalnız kalmasın. Ona omuz verecek, yanında yürüyecek bir kardeşi olsun."
Aslında istediği sadece bir erkek evlat değildi.
Tamamlanmış bir aile hayaliydi.
Yıllarca içinde taşıdığı o özlem, 6 Ocak 2006 günü gerçeğe dönüştü.
O gün Oğuz dünyaya geldi.
Canan'ın gözlerindeki mutluluğu tarif etmek bugün bile kolay değil.
Ayşula'nın yanına bir kardeş gelmişti.
Canan'ın yıllardır kurduğu aile hayali tamamlanmıştı.
O gün hastane odasında yalnızca bir çocuk doğmadı.
Bir annenin yıllardır içinde sakladığı duası da kabul oldu.
Artık dört kişiydik.
Evimizin içi daha kalabalık, soframız daha bereketli, geleceğe dair umutlarımız daha büyüktü.
Canan çocuklarına bakarken dünyanın en zengin insanı gibi gülümserdi.
Çünkü onun serveti banka hesaplarında değil, çocuklarının gözlerindeydi.
Ayşula'nın gülüşünde...
Oğuz'un ilk adımlarında...
İlk kelimelerinde...
İlk okul günlerinde...
Canan'ın en büyük mutluluğu vardı.
Bir süre sonra ailemin işinden ayrıldım.
Hayatımızın yönünü değiştirecek kararı veren ise yine Canan oldu.
"Böylesi daha iyi olacak" dedi.
"Sen çalış, kazandığımızı bilelim. Önümüze bakalım."
O yalnızca eş değildi.
Yol arkadaşıydı.
Güç veren taraftı.
Düştüğümde kaldıran eldi.
Ben çalıştım.
Canan ise evi yuva yaptı.
Sonra Kadıköy Yoğurtçu Parkı yakınlarında başka bir eve taşındık.
Artık mutfağımız vardı.
Koltuklarımız vardı.
Perdelerimiz vardı.
Altımızda bir motorumuz vardı.
Sonra bir arabamız oldu.
Bunlar bir gecede olmadı.
Yıllar aldı.
Alın teri aldı.
Sabır aldı.
Ama oldu.
Canan köklü bir ailenin kızıydı.
Paşa kızı derler ya... Babası Paşa 7-8 Hasanpaşanın torunuydu
Gerçekten öyle bir hayatı vardı.
Rahat yaşayabilirdi.
Hiçbir sıkıntı çekmeden ömrünü sürdürebilirdi.
Ama o beni seçti.
Bu mücadeleyi seçti.
Yokluğu seçti.
Beklemeyi seçti.
Ve her zor günün sonunda bana dönüp aynı şeyi söyledi:
"Bir gün bizim de her şeyimiz olacak."
Gerçekten de oldu.
İlk cep telefonları çıktığında aldık.
Ofisimizi açtık.
Çalıştık.
Krizler atlattık.
Düştük.
Kalktık.
Beraber yürüdük.
Çalışma hayatımızı sonlandırdığımız günlerde bile birbirimize bakıp;
"Hayat devam ediyor." dedik.
Kenetlendik.
Güçlendik.
Yıllar geçti.
Evimiz vardı.
Arabamız vardı.
Çocuklarımız vardı.
Hayalini kurduğumuz her şeye sahip olmuştuk.
Ama insanın en büyük yanılgısı, hayatın ona hep aynı şekilde devam edeceğini sanmasıymış.
Ve sonra...
Bir gün...
Hiç beklemediğimiz bir anda...
Canan kaldırımda yürürken düştü.
8 Haziran 2026 günü hayatımıza kapanmayacak bir boşluk bırakarak aramızdan ayrıldı.
O gün yalnızca eşimi kaybetmedim.
Hayat arkadaşımı kaybettim.
Mücadele ortağımı kaybettim.
Yokluk günlerimizin tanığını, varlık günlerimizin sevincini kaybettim.
Ayşula annesini kaybetti.
Oğuz annesini kaybetti.
Evimiz anne sesini kaybetti.
Bir insanın ardından evler boşalır mı?
Boşalır.
Sofralar sessizleşir mi?
Sessizleşir.
Kalabalıklar eksik kalır mı?
Kalır.
Bir annenin sevgisi çekilip gidince geride kalan herkes biraz yarım kalıyor.
Şimdi biz Canansız yaşamayı öğrenmeye çalışıyoruz.
Ama bazı eksiklikler öğrenilmiyor.
Sadece taşınıyor.
Her sabah kahvaltı masasında Ayşula'nın "Annem..." diye başlayan fısıltısı yükseliyor.
Oğuz'un bakışlarında zaman zaman annesini aradığını görüyorum.
Ben ise içimden aynı cümleyi tekrarlıyorum:
Canan, merak etme...
Sana verdiğimiz sözleri tutuyoruz.
Çocukların iyi.
Evin yine ayakta.
Senin sevgin hâlâ bizimle.
Seni unutmuyoruz.
Çünkü bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam eder.
Bir evin duvarlarında...
Bir kız çocuğunun gözlerinde...
Bir oğlun duruşunda...
Bir ömrün hatıralarında...
Ve her şeyden önemlisi, geride bıraktıkları büyük sevginin içinde...
Bugün Ayşula'nın gülüşünde seni görüyorum.
Oğuz'un sözlerinde seni duyuyorum.
Bazen mutfaktan gelen bir kokuda...
Bazen eski bir fotoğrafta...
Bazen de durup dururken içimi ısıtan bir hatırada...
Sen yine karşımıza çıkıyorsun.
Çünkü gerçek sevgi ölümle bitmiyor.
Sadece şekil değiştiriyor.
Canan da artık bizimle aynı sofrada oturmuyor olabilir.
Ama çocuklarında, anılarımızda ve kalbimizin en derin yerinde yaşamaya devam ediyor.
Her gün...
Her an...
Her nefeste...
Canan yalnızca eşim değildi.
O, hayat yolculuğumda yan yana yürüdüğüm en kıymetli yol arkadaşımdı. En karanlık günlerimde ışığım, en zor zamanlarımda gücüm, en mutlu anlarımda sevincim oldu. Yorulduğumda omzuna yaslandığım, düştüğümde elimi uzattığım ve her defasında beni yeniden ayağa kaldıran kişiydi.
Bir ömrü paylaşmak sadece aynı evi, aynı sofrayı paylaşmak değildir. Aynı hayallere inanmak, aynı yarınları kurmak, aynı umutlarla geleceğe bakmaktır. Biz bunu yaptık. Her anımızda, her mücadelemizde, her sevincimizde birlikteydik.
Şimdi bana soruyorsunuz:
"Nasılsın?"
Ben nasıl olabilirim?
Kalbimin en değerli parçasını toprağa emanet etmişken nasıl iyi olabilirim? Sabah uyandığımda sesini duyamazken, gün içinde ona anlatmak istediğim şeyleri anlatacak bir çift göz bulamazken, akşam olduğunda eksikliğini evimin her köşesinde hissederken nasıl iyi olabilirim?
İnsan bazen sadece bir eşini kaybetmez; sırdaşını, dostunu, en yakın arkadaşını, geçmişini ve geleceğe dair hayallerinin bir kısmını da kaybeder.
İşte ben her gün biraz bunu yaşıyorum.
Yaşıyorum belki...
Ama içimde hiçbir zaman dinmeyen bir özlemle.
Her gün Canan'ı yeniden özleyerek, her an onu yeniden hatırlayarak.
Çünkü bazı insanlar gittikten sonra yok olmazlar; bıraktıkları sevgiyle kalbin en derin yerinde yaşamaya devam ederler.
Canan da benim kalbimde, her nefesimde, her hatıramda yaşamaya devam ediyor.
Ve biliyorum ki onu ne zaman ansam, ne zaman gözlerimi kapatsam, bir gülümsemesi gelip yüreğime dokunacak.
Bu yüzden bana "Nasılsın?" diye sorduğunuzda verebileceğim tek cevap şu oluyor
"Canan'ı çok özlüyorum..."




.jpg)











































































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.