Güneşli ve rengârenk şehirleri herkes sever. Modern dünya bize sürekli aydınlığı, mutluluğu, kusursuzluğu ve güvenli olanı sunuyor. Seyahat fotoğrafları bile çoğunlukla güneşli manzaralardan, renkli sokaklardan ve kusursuz anlardan oluşuyor. Seyahatimiz sırasında tek bir yağmur damlası düştüğünde bile moralimiz bozuluyor.Oysa insanın merakını uyandıran şey her zaman güzel ve aydınlık olan değil. Bazen karanlığın cazibesi çok daha güçlü. Çünkü bilinmeyen, zihnimizde cevaplanmayı bekleyen sorular bırakıyor. Merak ettiğimiz şeyin peşinden gidiyor, onu anlamaya ve keşfetmeye çalışıyoruz. Bizi hayatta harekete geçiren, çoğu zaman tam da bu merak duygusu değil mi?
Ben de kendimi tam olarak bu merakın peşinden giderken buldum. Rotam bu kez, güneşli kartpostallardan çok gotik mimarisi, gri gökyüzü, dar sokakları ve karanlık hikâyeleriyle hafızalara kazınan Edinburgh'du. Üstelik paranormal konularda çok da ödlek olmama rağmen, bir Harry Potter hayranı olarak gezilecek yerler listemin başında bir mezarlık vardı, inanır mısınız?
İskoçya'nın başkentinde insanı karşılayan şey yalnızca tarihî yapılar değil; geçmişin bugünün içine sızdığı, gerçek ile hayalin birbirine karıştığı bambaşka bir atmosfer. Harry Potter'ın büyülü dünyasını çağrıştıran sokaklarında dolaşırken, bir yandan da şehrin gerçek tarihindeki karanlık hikâyelerin izini sürüyorsunuz. Araştırdıkça görüyorsunuz ki gerçeğin kendisi, kurgunun da çok ötesinde. Bir süre sonra kendinize şu soruyu soruyorsunuz: Bizi bazı şehirlerin aydınlığı değil de gölgeleri neden bu kadar çok etkiliyor?
Belki de bu sorunun cevabını aramak için Edinburgh'dan daha doğru bir yer seçemezdim. Çünkü bu şehir, karanlığı yalnızca mimarisinde ve sisli sokaklarında taşımıyor; geçmişi de en az görüntüsü kadar gizemli. Cadılık hikâyeleri, hayalet efsaneleri, karanlık mahzenleri ve yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan ürpertici anlatılarıyla Edinburgh, adeta fantastik bir romanın sayfalarından çıkmış gibi… J.K. Rowling'in bu şehirden ilham almasına şaşmamalı.
Üstelik burada kurgu ile gerçek arasındaki çizgi düşündüğünüzden çok daha ince. Bir zamanlar cadılık suçlamalarıyla insanların yargılandığı, korkuların ve batıl inançların hayatlara mal olduğu bu topraklarda bugün insanlar büyücülük hikâyelerinin peşinden gidiyor. Hayalet avı turları düzenleyen Ghost Bus Tour otobüsleri de adeta full çekiyor. Yani kelimenin tam anlamıyla geçmişin korku unsurları, bugünün merak nesnesine dönüşmüş durumda.
Benim için bu yolculuğun en heyecan verici duraklarından biri Greyfriars Kirkyard'dı. Harry Potter hayranlarının yakından bildiği bu tarihî mezarlık, yalnızca kitapların ve filmlerin izini sürenler için değil, Edinburgh'un karanlık geçmişini merak edenler için de oldukça etkileyici. Hatta mezarlıktaki bazı mezar taşlarında bulunan isimlerin, Rowling'e kimi karakterleri yaratırken ilham verdiğine inanılıyor.
Greyfriars Kirkyard'ın taş mezarları arasında dolaşırken insanın aklına yalnızca Harry Potter gelmiyor. Burası, kendi karanlık hikâyelerini yüzyıllardır saklayan bir yer. Mezarlığın en dikkat çekici noktalarından biri de (Bobby'e başka bir yazımda değineceğim, zira kendisinden ilham almamız gereken çok şey var) Bloody Mackenzie olarak anılan Sir George Mackenzie'nin anıt mezarı. 17. yüzyılda dinî muhaliflere uygulanan zulümle anılan Mackenzie, ölümünden sonra da şehrin en ürpertici hayalet efsanelerinden birinin merkezine yerleşmiş. – Halk öldü artık rahat bir nefes alabiliriz derken bir de hayaletiyle tebelleş olmuş! – 1999 yılından itibaren mezarı çevresinde yaşandığı iddia edilen açıklanamayan olaylar, burayı Edinburgh'un en meşhur hayalet hikâyelerinden biriyle özdeşleştirmiş.
Mezarlıktan ayrılıp Grassmarket'e doğru yürüdüğünüzde ise şehrin bir başka karanlık hikâyesiyle karşılaşıyorsunuz: The Last Drop. Adı, idam mahkûmlarının darağacına götürülmeden önce içtikleri son içkiye gönderme yapan bu mekân, geçmişin ürpertici anlatılarından biriyle özdeşleşmiş. Bugün insanların sohbet ettiği, müzik dinlediği ve vakit geçirdiği Grassmarket Meydanı ise yüzyıllar önce halka açık idamların gerçekleştirildiği yerlerden biriydi. Bir zamanlar ölümün beklendiği bu meydanda bugün hayat bütün sıradanlığıyla devam ediyor. Tarihin tuhaf ironilerinden biri de bu olsa gerek: Dün korkunun ve ölümün sahnesi olan yerler, bugün merakımızın ve keşfetme arzumuzun adresine dönüşüyor.
Edinburgh'da beni en çok düşündüren şeylerden biri de tam olarak buydu. Bir zamanlar korkunun, ölümün ve trajedilerin izlerini taşıyan bu mekânlar, bugün şehrin en çok ilgi gören noktaları arasında. Üstelik şehrin cazibesi yalnızca bu hikâyelerden ibaret değil. Gotik mimarisi, gri gökyüzü, dar geçitleri ve yüzyıllardır anlatılan efsaneleriyle Edinburgh, insana sürekli bir şeylerin ardında başka bir hikâye saklı olduğunu hissettiriyor.
Belki de insan psikolojisinin en güçlü meraklarından biri, tam olarak göremediğine duyduğu ilgidir. Aydınlıkta her şey gözümüzün önündeyken karanlık, hayal gücümüze alan bırakıyor. Bilinmeyen, cevapsız sorular ve yarım kalmış hikâyeler bizi kendine çekiyor. Edinburgh da tam olarak bunu yapıyor. Bir yandan ürpertiyor, diğer yandan daha fazlasını keşfetmek için insanı kendine çekiyor.
Belki de karanlıktan bu kadar etkilenmemizin nedeni, onda kendimize ait bir şeyler bulmamızdır. Bastırdığımız korkular, cevapsız sorular, yarım kalmış hikâyeler... Edinburgh'un sokaklarında dolaşırken düşündüm ki insan her zaman huzurun peşinde değil. Bazen ürpermek, bazen bilinmeyene yaklaşmak, bazen de bir hikâyenin karanlık tarafında kaybolmak istiyor.
Belki de bu yüzden bazı şehirler güneş doğduğunda değil, gölgeleri uzadığında güzelleşiyor.




.jpg)






























































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.