“Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.”
Tolstoy ne kadar da güzel demiş. Bizim coğrafyada da bunun karşılığı az değil: Harekette bereket vardır, işleyen demir ışıldar, akan su yosun tutmaz… Biraz daha geçmişe doğru gidersek, “Sa‘y eden murâda erer” derler.
Velhasıl, atalarımızın ortak bir kanaati var: Yerinde duran ne hikâye biriktirir ne de insan.
Hiç size de oldu mu?
Spontane işlerin, günlük rutinlerin arasında kaybolduğumuz o günlerden birinde… (Rutin, bazı durumlarda elbette şükür sebebidir; onu bir kenara koyalım.) Kalktınız. Belki biraz hareketli ve iyi yaşamaya çalışan biriyseniz işten önce koşunuzu yaptınız. Duşunuzu aldınız, hazırlandınız ve çok hayalini kurduğunuz işinize gittiniz. Dokuz-beş masa başında çalışırken belki akşam ne yiyeceğinizi düşündünüz. Gücünüz kaldıysa çıkışta bir arkadaşınızla, belki sevgilinizle buluştunuz. Birkaç saat konuştunuz, güldünüz, eve döndünüz.
Sonra ertesi gün geldi.
Ve bir sonraki.
Ve bir sonraki.
Günler böyle gelip geçerken, bir gün belki televizyonun karşısında, belki ofis masanızda yetiştirmeye çalıştığınız bir işin ortasında belki de toplantının tam ortasında içinizden bir ses yükseldi:
“Ben ne yapıyorum ya?”
Ardından biraz daha cesur bir soru:
“Hayatımda gerçekten istediğim yerde miyim?”
Bazen bu soru bir şehir olarak gelir.
Bazen bir ülke. Bazen hiç gitmediğiniz, sokaklarını bilmediğiniz bir yere karşı açıklayamadığınız bir çekim hissedersiniz. Sanki orada sizi bekleyen bir şey vardır belki de biri... Nedenini bilmezsiniz ama içinizden bir ses, “Oraya git,” der.
Genelde biz bu sesi bastırır ve yolumuza devam ederiz. Sorumluluklarımız var nihayetinde. Bir işimiz, evimiz, ailemiz sosyal çevremiz.. Öyle kolay mı canımızın istediği an herşeyi geride bırakıp gitmek.
Peki ya gidersek?
Ya bazı yerlere gitmek, aslında kendimize doğru gitmekse?
Ya ruhumuz bizden önce davranıp, henüz bizim haberimiz bile yokken ait olduğumuz o yere çoktan vardıysa?
Ya bizi bekleyen yalnızca yeni bir şehir değilse?
Yeni bir hayat, yeni insanlar, yeni ihtimaller…
Belki de hiç tanımadığımız birinin gözlerinin içine bakıp, hayatımızda ilk kez gördüğümüz bir yüzün neden bu kadar tanıdık geldiğini sormaktır mesele.
Çünkü insan bazen bir şehre değil, bir insana farklı bir hayatın ihitmallerine doğru yolculuk eder.
Ve belki aşk, yalnızca birine duyduğumuz şey değildir. Bizi yerimizden kaldıran, içimizde bir yere dokunan, “Burada başka bir şey var” dedirten her şey biraz aşktır. Bir şehre duyduğumuz açıklayamadığımız özlem, hiç bilmediğimiz bir sokağa girme isteği, yeni bir insanla tanışmanın heyecanı, hayatımızı değiştirecek o ihtimalin peşinden gitme cesareti…
Belki de hayatla aşk yaşamak tam olarak budur.
Nereye vardığımızı bilmeden yola çıkmak. Bazen bir şehre, bazen bir insana, bazen de kendimizin henüz tanımadığımız bir hâline doğru… Çünkü bazı yolların sonunda ne bulacağımızı bilemeyiz. Ama belki de hayatın en güzel tarafı budur: Bazı şeyleri bulmak için önce kaybolmayı, bazı insanlara ve hatta en önemlisi kendimizin bile bilmediği yönlerine rastlamak için önce yola çıkmayı, bazı hikâyeleri yaşayabilmek için de biraz hareket etmeyi göze almak gerekir.
Ve kim bilir…
Belki de henüz tanımadığımız bir yerde, henüz tanımadığımız bir şehirde yaşayacağımız o güzel hikâyeye ruhumuz çoktan varmıştır. Bedenimiz ise hâlâ yoldadır.




.jpg)











































































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.