• BIST 1.124
  • Altın 458,727
  • Dolar 7,6460
  • Euro 8,8844
  • İzmir 24 °C
  • İstanbul 22 °C
  • Antalya 23 °C
  • Ankara 14 °C
  • Turizmin Sesi Dergimizin Eylül sayısı yayında
  • Turizmin Sesi Dergimizin Ağustos  Sayısı Yayında 
  • Turizmin Sesi Dergimizin TEMMUZ  Sayısı Yayında 
  • Turizmin Sesi Dergimizin Eylül sayısı yayında
  • Turizmin Sesi Dergimizin Ağustos  Sayısı Yayında 
  • Turizmin Sesi Dergimizin TEMMUZ  Sayısı Yayında 

AYASOFYA GERÇEĞİ 

HAKAN EĞİNLİOĞLU

“Santa Sapıenza” ya da “Hagıa Sofıa” denılen “Kutsal Bılgelık” anlamına gelen Ayasofya, tarihte ilk kez, “Megale Ekklesia” adıyla Konstantinopolis’i Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti yapan ve başkentin bu yeni konumuna uygun imarlaşması hareketinin bir parçası olarak İmparator Büyük Konstantin tarafından inşa ettirilmiş (360). Ancak, 404 yılında İmparator Arkadios’un karısı İmparatoriçe Eudoksia ile İstanbul Patriği İoannes Chrysostomos arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucu sürgüne gönderilmesi, halkın isyanına dönüşür ve kilise de bu karışıklıklar sırasında tahrip edilir. Ahşap çatılı, bazilika planlı ilk kiliseden sonra, bu kez İmparator II. Theodosios, 415 yılında beş nefli, yine ahşap çatılı, bazilika planlı ikinci kiliseyi aynı alana yaptırır. Bu kilise de, Doğu Roma tarihinde önemli bir yer teşkil eden Nika İsyanında kentin pek çok anıtsal binasının da tahrip edilip yakıldığı bu dönemde kullanılamaz hale getirilir (531). Dönemin İmparatoru Justinianus isyanı kanlı biçimde bastırdıktan sonra, birinci ve ikinci kiliselerin bulunduğu alana bugünkü muhteşem kiliseyi, zamanının en ünlü iki mimarı Miletos (Milet)’lu Isidor ve Tralles’li (Aydın) Anthemios’ a inşa ettirir. Ayasofya o zamanki teknik olanaklar göz önüne alındığında beş yıl gibi kısa bir zaman diliminde 537 yılında tamamlanır.  Yunan ve Roma mimarisinin ve sanatının güzel bir sentezi olan eser aynı zamanda çağının ve uzun yıllar boyunca tarihin gördüğü en büyük ve en görkemli yapılardan biri, hatta başlıcası olarak varlığını sürdürür. Doğu Roma imparatorlarının taç giydikleri, devlet ve dini merasimlerin yapıldığı mekan olarak bilinir. Ayasofya tamamlanıp da resmi olarak açılışı yapıldığında bir rıvayete göre Justinianus Kudüs’ teki tapınağa gönderme yaparak “seni yendim Salomon” der. Bu girişten sonra, eserin tarihi ve mimari detaylarını bir kenara bırakarak asıl konumuza dönmek isterim. 

Eğer Konstantin Hristiyanlığı serbest bırakıp, Teodosios da resmi din olarak ilan etmemiş olsaydı, büyük olasılıkla, bu din çağdaşı diğer din ve inançlar arasında asimile olacak ve tarihteki etkinliğini kaybedecekti. Hristiyanların nefes alması, özgürce inançlarını yaşaması, gelişmesi Doğu Roma(Bizans) imparatorluğu sayesindedir. İmparatorlar aynı zamanda kilisenin ruhani lideriydi. Patrikler kendilerine bağlı üst derece memurlar gibiydi. Seçilmesine, azledilmesine, sürülmesine onlar karar veriyordu. Kilise de tanrı adına imparatorun mülküydü. 11. Yüzyılda Hristiyan Kilisesi ikiye ayrıldığında, Batı Kilisesi, Vatikan bu şekilde gelişmedi. Batı Roma Devleti çöktükten sonra, Batı Kilisesi üzerinde güçlü bir devletin siyasi baskısı olmayınca daha rahat bir şekilde varlıklarını sürdürdüler ve özgürce geliştiler. Doğu kilisesi ise her zaman güçlü devletlerin kontrolü ve himayesi altında yer aldı. Aynen Osmanlı Döneminde de olduğu gibi. Şu bir gerçek ki, kilise Fatih’in tanıdığı haklar ile eskisinden daha özgür bir konuma sahip oldu. Patriklerin ruhani liderliği pekişti. Yine de devlet – kilise birlikteliği devam etti. 

Şimdi gelin, gözlerimizi bir kapatalım ve o zamanki koşullar altında Fatih’in kilometrelerce uzaktan bile muhteşemliğini uzun uzun seyrettiğini düşündüğümüz Ayasofya’nın önünde ve içeri girdiğindeki ruh halini ve duygularını hissedelim. O zamana kadar yapılan tüm – aslında tek tek güzellikleri yadsınamayacak – Osmanlı yapılarını ve bu muhteşem binayı kafasında nasıl karşılaştırdığını hayal edelim. Sanata ve sanatçıya nasıl önem verdiğini çok iyi bildiğimiz Sultan kuşkusuz o anda bu görkemli yapı içinde psikolojik bir eziklik hissetmiş olsa gerek. Osmanlı sultanları ve ileri gelenlerinde daha da belirgin olan bu psikolojik travma sayesindedir ki, Osmanlılar bu dönemden sonra tüm dünyanın hayran olduğu o klasik Osmanlı mimarisinin muhteşem eserlerini vermeye başladılar. Mimar Sinan ilerleyen yaşına aldırmaksızın en büyük ideali olan Ayasofya çapındaki eseri Selimiye Camini yarattı. Süleymaniye’den Sultanahmet camine, Yeni Camiye kadar her yerde ana kubbeli, bazilikadan dönme üç nefli eserler ile donattılar tüm Osmanlı topraklarını. Mimari açıdan hayli yetkin hale gelmişlerdi. 

Fatih, İkonaklastik Dönemde (8. – 9. Yy) tüm kiliselerde olduğu gibi Ayasofya’da da yok edilen fresk ve mozaiklere hiç zarar vermedi ve İslama uygun hale getirilen imparatorun mülkü olarak ele geçirilmiş bu kilisenin tüm insan figürlü bezeme ve süslemelerini sadece kapattırdı. Bugün bu yüzden tekrar bu eşsiz fresk ve mozaikleri yeniden görebilmekteyiz. Eserlerin 10. Yüzyıldan itibaren tarihlendirilmesinin nedeni daha önce bahsetmiş olduğumuz nedenle İkonaklastik Dönemde Hristiyanlarca tahrip edilen eserlerinin yerine yapılan yenileri olduklarından dolayıdır. Bir başka nokta da, kentin dini eserlerinin bile en cok tahrip edilip, yağmalandığı Latin İstilası (1204 – 1261) gibi dini yerlere yağmanın engellenmeye çalışılmasıdır. Bir de aklıma gelen bir başka husus da, ya bu şehir Fatih gibi döneminin en aydın hükümdarı tarafından değil de Moğollar tarafından 12. Yüzyılda fethedillmiş olsaydı… Gittikleri her yerde taş üstüne taş bırakmayan bu savaşçı ve yağmacı askerler tahminen Ayasofya’yı da kullanılmaz hale getirebilirlerdi. 

Yukarıda tamamıyla Ayasofya’nın Doğu Roma ve Osmanlıdaki ve dini açıdan her iki din için ne denli öneme sahip olduğunu ifade etmeye çalıştım. Bugün koşullar çok farklı. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bugün de Ayasofya’nın bir cami olarak kullanılmasına gereksinimimiz kalmamıştı. İstanbul’un her yeri, üstelik Ayasofya’nın bile çevresi cok sayıda muhteşem Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi camileri ile dolu iken. İstanbul’un feth edildiği o anda kilometrelerce uzaktan bile tüm muhteşemliği ile izlenebilen bir Hristiyan mabedinin gölgesinde küçük bir camide bu büyük fethi gerçekleştiren Sultan’ın ve halkının ibadet etmesi mümkün değildi ve yenmiş olduğu imparatorun mülkü olarak görülen bu mabet durduğu müddetçe şehir feth edilmiş olamazdı. Bugün durum farklı. 

24 Kasım 1934 Ayasofya’nın müze olmasına karar verilen Bakanlar Kurulu kararının imzalandığı tarih. Aynı gün soyadı kanunu çerçevesinde Mustafa Kemal’ e de Atatürk soyadının verildiği tarihtir. Atatürk’ ün soyadı kanunundan sonra attığı ilk imza bahsi gecen kararın altına atılmıştır ve bu kuşkusuz onun bildiğimiz klasik imzasının henüz olguınlaşmadığı bir dönemdir. Üstelik 1 Şubat 1935’te müze halka açılır ve Atatürk de 7 Şubat 1935’te Ayasofya’yı ziyaret eder. Atatürk’ün Ayasofya’yı neden müze olarak halka açtığını Koç Üniversitesi’nden Prof. Zafer Toprak şu şekilde açıklar: 

“1930’lu yıllarda Cumhuriyet projesinin önemli bir boyutu Türkiye’nin yeni insanını inşa ederken onun geçmişle bağını güçlendirecek açılımlardan geçiyordu. Atatürk de Türkiye’nin tarihini, geçmişini bu topraklardaki bütün uygarlıkları da kapsayan bir derinlik içinde görüyordu. Bu bakış, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan önce de Anadolu’da var olmuş bütün uygarlıkları, bu çerçevede Doğu Roma İmparatorluğu’nu da kapsayan bir bütünlük içeriyordu. O yıllarda arkeolojinin ve müzelerin önem kazanması çabaları hep bu bakış içinde değerlendirilmelidir. Müzeler bu bakışın önemli bir aracıydı. Ayasofya’nın müze yapılması kararı bu çerçevede görülmelidir. Atatürk bu adımı ‘Batı ne der’ diye atmamış, tümüyle kendi hümanist görüşü doğrultusunda hareket ettiği için bu kararı almıştır. Bu, kendi birikiminin, değerlerinin, felsefi bakışının bir yansımasıdır. Böylelikle, Ayasofya’yı insanlığın ortak mirasının bir parçası haline de getirmiştir.”

Kısacası, bugün Ayasofya’nın cami olarak açılmak istenmesi tamamen Cumhuriyet ile hala bir hesaplaşması olan gerici ve yobaz çevrelerin ısrarlı provokasyonları ve onlarca önem arz eden simgesel konumundan dolayıdır. Gerçekte Ayasofya yanında bir mescitte namaz kılınmakta ve ezan beş vakit okunmaktadır. Yani Cumhuriyetten sonra çanlar çalmıyordu. Hatta, Doğu Roma Kiliselerine çan kulesi 12. – 13. Yüzyıllarda Haçlılar tarafından eklenmiştir. Antakya’daki St Pierre Kilisesinden Ayasofya’ ya kadar çanlar bu tarihten sonra çalmışsa çalmış, 1453’ te ezan sesi duyulmaya başlamıştır. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi nasıl 1453’te bir zorunluluk idiyse bugün de müze olarak kalması aynı nedenle bir zorunluluktur. Kültürel değerler sadece bir toplumun değil tüm insanlığındır. Çin Seddi’nden Piramitlere, Süleymaniye Caminden Avrupa’daki katedrallere kadar…

  • Yorumlar 4
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Turizmin Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 216 481 51 21