FİRİGLER VE KİBELE

Orhan DELİPINAR

Frig Devletinin kurucusu ve ilk kralı başkent Gordion’a adını veren Gordios’dur. Annesi ise tarihi kaynaklarca doğrulanmasa da mitolojik kaynaklara göre Ana Tanrıça Kibele (Matar: Doğurganlık ve Bereket Tanrıçası) dir. Frigler Antik çağda Orta Anadolu’da yaşamış Hint Avrupa Kökenli bir halktır. Hititler’in M.Ö 1200 civarında yıkılmasından sonra Anadolu’daki otorite boşluğundan yararlanarak Güneydoğu Avrupa’dan Anadolu’ya geldikleri varsayılmaktadır. Heredot ve Starbon gibi antik dönem yazarlarına göre dil bulguları ve de kültürel benzerlikleri Avrupalı olduklarını gösterir.

Makedonyalıların komşuları olan ve Avrupa’da Brigler olarak bilinen halkın Frigler oldukları, Traklar’la akraba oldukları Anadolu’ya boğazlar üzerinden geçtikleri, Günümüzde Ankara, Eskişehir, Afyon ve Kütahya illerinin olduğu bölgelerde yoğun olarak yerleştikleri bilinmektedir.Yaşadıkları dönemin zor şartlarında barınmak ve korunmak için kayaları oymaları, bununla yetinmeyip inanç ve ölülerine saygılarından dolayı yaptıkları abide yapılar, bunların hepsini sizlere günlerce anlatsam da pek bir şey ifade etmez. Mutlaka ve mutlaka gidip bizzat görmeniz gerekir. 

Frig’ler ya da Frigya’lılar bulundukları dönemde coğrafyalarında derin izler bırakmalarına rağmen günümüzde bu izleri takip etmekte zorlanıyoruz. Oysa Frigler; geometrik desenli seramikler, stilize hayvan figürleri ve renkli tapınak cepheleri yaptılar. Müzik alanında günümüzde de hala kullanılan Frig gamı dizisini bizlere miras bıraktılar, Fenike alfabesinden faydalanarak Frig yazı sistemini oluşturup kullandılar. Mobilya, dokuma ve el sanatlarında oldukça başarılı oldular. Geometrik motiflerle süslü halılar ve mobilyalar müzelerde sergilenmektedir. Bugün kullandığımız çengelli iğne de Firig’lerin bizlere armağanıdır.Frig’ler Midas’ın ölümünden sonra Kimmer’ler ve Lidyalıların saldırıları ile zayıflamış, MÖ. 690 yılı civarında Kimmer’ler tarafından Frig devleti yıkılmış fakat Frigler zamanla Roma, Bizans, Selçuklu Osmanlı ve günümüzde de kanaatimce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak yaşamaktadırlar.    

Kibele (Kybele), Frig kökenli Anadolu ana tanrıçası olup doğa, bereket, bolluk ve vahşi yaşamın hâkimi olarak bilinir. İnsanların, tanrıların ve hayvanların anası kabul edilen Kibele, genellikle tahtta oturan, iki yanında aslan bulunan veya aslanlarla betimlenen, şehirlerin koruyucusu olan "Büyük Ana" (Magna Mater) dir.Kibele (Kybele), Frigya kökenli olsa da tapınımı Yunanistan ve Roma'ya kadar yayılmış, Roma'da "Tanrıların Büyük Annesi" olarak kabul edilmiştir. Toprağın, dağların, vahşi doğanın ve bereketin simgesidir. Hayatın kaynağı olarak görülür. Genellikle başında şehir surlarını temsil eden kale şeklinde bir taç (mural taç) ile, iki yanında aslanla veya aslanların çektiği bir arabada resmedilir. Yunan mitolojisinde Rhea, Gaia veya Demeter ile özdeşleştirilmiştir.

 Dağ zirvelerinde ve mağaralarda tapınılır. Efes Artemis'i ile kültürel bir bağlantısı olduğu düşünülmektedir. Anadolu anaerkil toplumunun inançlarını temsil eder ve "Matar Kubileya" (Dağların Anası) olarak anılır. Kibele, doğa üzerindeki egemenliği ve yaşam döngüsünü (üreme-üretim) yönetmesi nedeniyle antik çağın en önemli tanrıçalarından biri olmuştu.

“Hazreti Peygamber'den çok önce Anadolu'nun büyük Tanrıçası Kybele heykelleri Mekke'ye götürülerek tapınılmak üzere Kâbe'ye konmuştu. Kıble Bağlantısı: Tartışmalı bir görüş olsa da, bazı araştırmacılar "Kıble" sözcüğünün kökenini, Kâbe'deki antik inançlarla bağlantılı olarak Kıbele'ye dayandırmaktadır.

 Kibele'ye olan inanç, antik dünyada benzersiz ve de sarsıcı ritüellerle doluydu: Galli Rahipleri, (Roma ve Frigya'da Kibele'ye hizmet eden rahipler), Attis'in anısına kendilerini hadım ederlerdi.Gökten Gelen Taş: Friglerin ana tapınım merkezi olan Pessinus'ta (Eskişehir-Sivrihisar), Kibele'yi temsil eden ve gökten düştüğüne inanılan siyah bir göktaşına (meteorit) tapınılırdı. Pessinus dan Gordion’a giden kutsal bir yol olduğu ve bu yolda insanların  törenlerle yürüdükleri rivayet edilir. Sibel İsmi: Bazı görüşlere göre günümüzde kullanılan "Sibel" ismi, "Kybele" kelimesinin Türk kültüründeki bir evrimi olarak kabul edilmektedir.Kibele hakkındaki derinleşen bilgiler, onun sadece bir tanrıça değil, Anadolu'nun kadim inanç sisteminin merkezindeki "evrensel ana" figürü olduğunu göstermektedir. 

Attis'in Doğuşu:
Efsane, Kibele'nin (bazı anlatılarda çift cinsiyetli Agdistis formundayken) toprağa düşen tohumlarından bir badem veya nar ağacının yeşermesiyle başlar. Nehir tanrısının kızı Nana, bu ağacın meyvesini koynuna alır ve hamile kalarak Attis adında güzeller güzeli bir erkek çocuk dünyaya getirir.  Efsaneye göre; Kibele, ölümlü bir genç olan Attis'e aşık olur ve ondan kendisine sadık kalacağına dair söz alır. Ancak Attis, bir kralın kızına aşık olup onunla evlenmeye karar verince, Kibele düğün töreninde görünüp Attis'i çılgına çevirir. Pişmanlık ve çılgınlık içindeki Attis kendini hadım eder ve kanlar içinde ölür. Kanının aktığı yerde çam ağaçları biter. 

Attis'in ölümü üzerine Kibele büyük bir yasa bürünür ve Zeus'tan Attis'in bedeninin çürümemesini diler. Attis'in kanının aktığı yerden menekşeler biter. Kibele'nin feryatları sonucunda Attis bir nevi doğa tanrısı olarak ölümsüzleşir; o artık her kış ölen ve her bahar yeniden yeşeren doğanın sembolüdür. 25 Mart geldiğinde, Attis'in "yeniden doğduğu" veya tanrıça tarafından kurtarıldığı kabul edilirdi. Bu, doğanın uyanışını müjdelerdi.

KUTSAL TAŞIN ROMAYA GETİRİLMESİ:   
MÖ 204 yılında ikinci pön savaşında Roma, Kartaca karşısında ağır yenilgiler alırken kahinler, "İda Dağı’nın Anası Roma’ya getirilirse zafer kazanılacak" der. Bunun üzerine Roma heyeti Pessinus’a gider ve kutsal taşı alır. Kibele'nin gelişiyle savaşın kazanılması, onun Roma'nın koruyucu annesi (Magna Mater) olarak ilan edilmesine yol açtı.

Göktaşı, Roma’nın Ostia limanına getirildiğinde gemi karaya oturur. Efsaneye göre, iffeti sorgulanan bir rahibe olan Claudia Quinta sadece kuşağıyla çekerek gemiyi kurtarır ve masumiyetini kanıtlar.

Taş, Roma’nın en prestijli noktası olan Palatinus Tepesi’ndeki görkemli Magna Mater Tapınağı’na yerleştirilir. Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı kabul ettikten sonra (MS 4. yüzyıl), pagan tapınakları kapatılmış veya yıkılmıştır. Bu siyah göktaşının da bu süreçte ya imha edildiği ya da tapınağın temelleri altında kaldığı sanılmaktadır; günümüzde nerede olduğu tam olarak bilinmiyor.    
   
Roma sokaklarında insanlar maskeler takar, kılık değiştirir (halk soylu, köle efendi gibi giyinirdi) ve büyük bir karnaval havası yaşanırdı. Her türlü ciddi iş ve yasak askıya alınır, herkesin neşelenmesi beklenirdi. Festivalin sonunda (27 Mart), Kibele'nin aslanlı heykeli bir arabaya bindirilir ve kutsal nehirde (Roma'da Almo Nehri) yıkanırdı. Bu ritüel, hem tanrıçanın hem de şehrin arınmasını simgelerdi. Bu da imparatorluk içinde sosyal bir "supap" görevi görürdü. İmparatorlar, halkın sevgisini kazanmak için bu festivalleri finanse eder ve kendilerini Kibele’nin koruması altındaki liderler olarak sunarlardı.

İnsanlık tarihi boyunca festivaller, toplumsal bir "emniyet supabı" görevi görmüştür. Antik çağda Kibele veya Saturnalia bayramlarında olduğu gibi, bugün de insanlar günlük hayatın katı kurallarından, iş stresinden ve sosyal rollerinden sıyrılmak istiyor. Coachella, Burning Man veya yerel karnavallar; insanların "başka biri" olabildiği, dans edip kolektif bir enerjiye ortak olduğu alanlar olarak bu deşarj ihtiyacını hâlâ karşılıyor.

Ancak antik bayramlardan en büyük farkı, bugün bu sürecin tamamen profesyonelce tasarlanmış bir "deneyim ekonomisi" olması. Antik dönemde bu ritüeller dini birer zorunluluk ve toplumsal bir görevken, günümüzde: Eğlence ve büyük markaların sponsorluğunda satılan bir ürüne dönüştü.

Eskiden maske "gizlenmek" için takılırken, bugün festivaller daha çok "görünmek" ve o anı dijital dünyada sergilemek üzerine kurulu. Bu da deşarj olma duygusunu bazen bir performans sergileme baskısına dönüştürebiliyor. İnsanın içindeki o ilkel, kolektif eğlenme ve arınma dürtüsü (Kibele'nin neşesi gibi) hâlâ aynı; sadece bugün bu duygu modern dünyanın ticari ambalajıyla paketlenmiş durumda.

Bugün katıldığımız festivallerde o antik çağın "ruhsal arınma" hissini gerçekten yakalayabiliyor muyuz, yoksa sadece popüler kültürün bir parçası mı oluyoruz? Antik çağda "ruhsal arınma" (katarsis), bireyin kendinden geçip toplumsal bir ritüelin parçası olmasıyla yaşanırdı. Kişi, tanrıçanın veya doğanın gücü karşısında kendi egosuyla bağını koparırdı.

Antik bir Kibele ayininde herkes "oyuncuydu". Bugün ise çoğu zaman elimizde telefonlarla "izleyici" konumundayız. Yaşadığımız andan çok, o anın nasıl göründüğüyle ilgilenmek, ruhsal derinleşmeyi engelliyor.    Eğer kişi telefonunu bir kenara bırakıp müziğin veya kalabalığın ritmine gerçekten kapılırsa, o "kolektif bilinçaltı" hâlâ orada bir yerlerde bekliyor.
 
KİBELE VE DİLEK:
Kibele ve dilek dileme geleneği, Anadolu'nun binlerce yıllık bereket ve bolluk inancıyla doğrudan bağlantılıdır. Kibele'nin "Büyük Ana" (Magna Mater) olarak hayatın kaynağı kabul edilmesi, insanların tarih boyunca ondan özellikle aile, doğurganlık ve tarımsal verimlilik konularında yardım istemesine yol açmıştır. Antik çağda Kibele'ye sunulan adaklar ve dualar, çoğunlukla toprağın verimli olması ve neslin devamı içindi. Günümüzde Anadolu'da yaygın olan "kısmet" ve "bolluk" dilemenin kökleri bu ana tanrıça kültüne dayanır.

Çam Ağacı ve Adaklar: Kibele efsanesinde sevgilisi Attis'in bir çam ağacına dönüşmesi nedeniyle, antik dünyada çam ağaçları süslenerek Kibele tapınaklarına sunulurdu. Bu geleneğin, bugün Anadolu'da yaygın olan dilek ağaçlarına çaput bağlama ve ağaçlar aracılığıyla dilek dileme ritüellerinin erken bir formu olduğu düşünülmektedir. Firig vadisinde dolaşırken rastlarsınız. Frigler döneminde Kibele'ye genellikle dağ zirvelerinde ve açık hava tapınaklarında ibadet edilirdi. Günümüzde Manisa'daki Spil Dağı gibi yerlerde bulunan antik Kibele kabartmalarının çevresinde hâlâ bahar aylarında dilekler dilenmekte ve çeşitli ritüeller gerçekleştirilmektedir.
   
Kadınlar, çocuk sahibi olabilmek veya bereketli bir yuva kurabilmek için tarih boyunca ana tanrıça figürlerine küçük adaklar (heykelcikler, yiyecekler) sunarak niyetlerini ifade etmişlerdir. Bugün Anadolu'nun pek çok yerindeki dilek tutma alışkanlığı, aslında binlerce yıl öncesinin "Toprak Ana"sına duyulan güvenin ve ondan talep edilen bereketin bir devamıdır.
   
Anadolu'da Kibele dendiğinde akla gelen en önemli ve en gizemli merkez Pessinus antik kentidir. Burası, tanrıçanın adeta "kalbi" sayılır. Pessinus (Ballıhisar): Eskişehir'in Sivrihisar ilçesinde bulunan bu kent, Frigya’nın en önemli dini merkezidir. Burayı özel kılan, Kibele’ye tapınmanın en saf ve en eski formunun burada gerçekleşmiş olması.

Gökten Düşen Taş (Baetyl): Pessinus Tapınağı'nda tanrıçayı temsil eden insan yapımı bir heykel değil, gökten düştüğüne inanılan siyah bir metorit (göktaşı) bulunurdu. Bu taş, tanrıçanın yeryüzündeki gövdesi kabul edilirdi.  Bazı efsanelere göre Pessinus'taki ilk görkemli tapınağı ünlü Frig Kralı Midas yaptırmıştır. Burası sadece bir tapınak değil, aynı zamanda rahiplerin yönettiği özerk bir dini devlet gibiydi. Bu günkü Vatikan’ın antik versiyonu.

Antik çağda Pessinus ile Gordion (Frigya'nın başkenti) arasında bir kutsal yol olduğu ve inananların bu yolda törenlerle yürüdüğü bilinir.

Bunun dışında Manisa'daki Spil Dağı'nda (Akpınar mevkii) bulunan ve kayaya oyulmuş devasa Kibele Kabartması, tanrıçanın doğayla iç içe olan gücünü görmek için en etkileyici yerlerden biridir. . Çoğu kişi burayı Frig eseri sanır ancak bu kabartma aslında MÖ 13. yüzyılda Hititler tarafından yapılmıştır. Bu, Kibele inancının Friglerden çok daha eskiye, Anadolu’nun yerli halklarına dayandığının kanıtıdır. 

Dağın yamacında, tahtta oturan, ellerini göğsünde birleştirmiş devasa bir kadın figürüdür. Zamanla aşınan kaya, belirli açılardan bakıldığında hüzünlü bir yüz ifadesine bürünür. Halk arasında bu kabartma, çocuklarını kaybeden ve acıdan taşa dönüşen Niobe ile özdeşleştirilmiştir. Kayadaki gözeneklerden sızan suyun Niobe’nin gözyaşları olduğuna inanıldığı için buraya "Ağlayan Kaya" da denir.

Anadolu'da Kibele'ye adanan en özel ve etkileyici merkezlerden bir diğeri, Manisa'daki Sardes (Sart) antik kentidir. Burası sadece Lidya Krallığı'nın başkenti değil, aynı zamanda Kibele inancının en görkemli yaşandığı yerlerden biridir.

Altın ve Bereket: Lidya'nın zenginliği ile Kibele'nin bereketi Sardes'te birleşmiştir. Ünlü Paktolos Çayı (Sart Çayı) kıyısında bulunan Kibele sunağı, tanrıçanın doğa ve madenler üzerindeki hâkimiyetini simgeler. Sardes'teki devasa Artemis Tapınağı aslında iki bölümlüdür; bir tarafı Artemis'e, diğer tarafı ise Anadolu'nun yerel ana tanrıçası Kibele'ye (buradaki adıyla Kuvava) adanmıştır. Bu durum, yerel inancın zamanla Yunan mitolojisiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterir.   Lidyalılar ona "Kuvava" derlerdi. Sardes kazılarında bulunan küçük pişmiş toprak heykelcikler, halkın evlerinde bile bu "Büyük Ana"ya dua ettiğini kanıtlamaktadır.

Yerel halktan Kamber beyin anlattığı olay ile yazıyı toparlamak isterim. Zira konu o kadar derin ve detaylı ki beni aşıyor. Ayazini köyüne gelen bir gurup ziyaret sırasında Kibele Sunağına geldiğinde guruptan biri sunağa yalın ayak çıkıp meditasyon yaparak dilekte bulunulursa dileklerinin kabul olacağını söyler. Guruptakiler de denileni yaparlar ve dilekte bulunurlar. Bir yıl sonra aynı gurubun gelerek kabul olan dileklerinden ötürü şükranlarını sunduklarını anlattı. Ben sadece dinlediklerimi yazdım. Her şey gönlünüzce olsun.