Dünyanın “Mon” Kapısı Japonya Olabilir mi?

ALANÇA İŞCANLI

Çok yakın zamanda, ani bir kararla ve tek başıma Japonya’ya gittim. Bu seyahatin çıkış noktası aslında oldukça rasyoneldi. Tekrarlayan vize reddi sürecinden çıkabilmem için, çok güvendiğim vize ve seyahat uzmanı Gökdeniz Gök’ün önerisiyle kredisi yüksek, vizesiz bir ülkeye giriş çıkış yapmam gerekiyordu.

Normalde seyahatlerimi hislerim ve görmek istediğim kültürler belirler; bu kez ise tamamen mantık yön verdi. O an bu destinasyonun, dünyada gördüğüm yerler arasında beni en çok etkileyecek ülke olacağının farkında değildim.Hayatta bazı yolculuklar vardır; sizi sadece bir yerden başka bir yere götürmez, bakış açınızı da değiştirir. Japonya benim için tam olarak böyle bir deneyimdi. Belki de o yüzden bir anda çıktı karşıma, “Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü” kitabını okuduktan sonra uzak bir destinasyona tek başıma ansızın karar verip gitmeyi hep hayal etmiştim, bir bakıma bir hayalimi de gerçekleştirmiş oldum.

Ayak bastığım ilk andan itibaren beni en çok etkileyen şey teknolojisi, kalabalık içerisindeki düzeni ya da yemekleri değil; saygı kavramına yükledikleri anlam oldu. İnsanların birbirine, doğaya, sessizliğe ve hatta mekânlara duyduğu saygı hayatın her anına işlemiş gibiydi. Bu yaklaşımın arkasında ise yüzyıllardır korudukları felsefeler ve inanç sistemleri yatıyordu. Dinledikçe ve araştırdıkça sıkı sıkıya bağlandıkları bu inanç sanki beni daha da içine çekiyordu. 

İşte bu noktada karşıma sık sık bir sembol çıktı: Mon kapıları.
Japon kültüründe Mon kapıları, gündelik hayat ile kutsal alan arasındaki sınırı temsil ediyor. Bir kapıdan geçersiniz ama aslında sadece mekân değiştirmezsiniz; zihinsel olarak da başka bir alana adım atarsınız. Dünyevi olanı geride bırakır, daha anlamlı ve daha farkındalık dolu bir alana geçersiniz. Bu kapılar bir tapınağın girişinde; bir anıtın girişinde olmasının yanı sıra denize doğru açılan noktalarda olabiliyordu.

Japonların saygı anlayışından çok etkilendim ama beni asıl büyüleyen şey dürüstlükleriydi. Bunu da yaşadığım, küçük ama etkisi büyük bir olayla anlatabilirim.Tokyo’nun en kalabalık noktalarından biri olan ve hatta Guinness Rekorlar Kitabı'na giren Shibuya Cross'ta herkesle birlikte ışığın yeşile dönmesini bekliyoruz. Işık yanar yanmaz ise yüzlerce insan aynı anda yaya geçidine akıyor. Özellikle turistler, birkaç saniyeliğine de olsa kadraja kimsenin girmediği o meşhur fotoğrafı çekebilmek için adeta yarışıyor.

Ben de o turistlerden biriydim. Bir yandan Türk arkadaşım beni arkadan koşarken videoya alırken, bir yandan da mümkün olduğunca hızlı koşup karşıya geçmeye çalışıyordum. Yaklaşık bir dakikalık koşuşturmanın ardından yolun karşı tarafına ulaştım.Tam o sırada tahminen yetmişli yaşlarında, iki büklüm yürüyen yaşlı bir Japon amca yanıma geldi ve elime bir şey bıraktı.

Benim kullandığım dudak parlatıcısı.
İlk anda ne olduğunu anlayamadım. “Tamam, çok dürüstler ama bir de bu kadar bonkörler mi?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra videoyu izleyince her şey ortaya çıktı. Meğer ben koşmaya başladığım anda parlatıcım çantamdan düşmüş. O Japon amca bunu fark etmiş, yerden almış ve dünyanın en kalabalık yaya geçitlerinden birindeki o insan selinin içinde beni takip ederek karşıya kadar gelmişti.Sadece bana ait olmayan bir eşyayı almamakla kalmamış, sahibine ulaştırabilmek için ekstra çaba göstermişti.

Belki kulağa küçük bir olay gibi geliyor. Ama bazen bir toplumun değerlerini anlamak için uzun analizlere değil, böyle birkaç dakikalık anlara ihtiyaç duyuyorsunuz. İşte o gün Japonya'nın neden bu kadar farklı hissettirdiğini biraz daha iyi anladım.

Ve Japonya’dan döndükten sonra aklımda şu soru kaldı: Bugünün gürültülü, hızla tüketen ve giderek sıradanlaşan dünyasında, Japonya aslında hâlâ insanlığa o kapının diğer tarafını hatırlatan bir "Mon" olabilir mi?

Değişme konusunda kendi kalıplarını kırmakta en çok zorlanan canlı olan insan, seyahat edip farklı kültürleri tanıdıkça değişimin ta kendisi olabilir mi ? Japonya'da geleneklerine göre, bazı Şinto tapınaklarının torii kapılarından (Torii (鳥居), Japonya'daki Şinto tapınaklarının girişinde bulunan geleneksel kapıdır. En basit haliyle, iki dikey direk ve bunların üzerinde yer alan yatay kirişlerden oluşuyor) geçmeden önce insanlar kısa bir an duruyor. Bunun nedeni kapının büyülü olması değil aslında ya da mimarisini incelemek için hiç değil. İnanca göre o kapı, Bundan sonra nasıl biri olacağına karar verdiğin çizgidir...

Bir insan öfkeyle gelebilir, kapının önünde durabilir ve içeriye saygıyla girmeyi seçebilir.
Bir insan kibirle gelebilir, başını eğmeyi seçebilir.
Bir insan yasla gelebilir, huzur aramayı seçebilir.
Kapı kimseyi değiştirmez. Ama kapının önünde verilen karar değiştirebilir.
Bu yüzden Japonlar için önemli olan kapının kendisi değil, kapıdan geçerken gösterilen niyettir. Bir kapı iki dünyayı ayırır sanırız. Japon geleneğinde ise kapı iki dünyayı değil, iki insanı ayırır: Kapıya gelmeden önceki sen ve kapıdan geçtikten sonraki sen.

Ben bu felsefeyi öğrenene kadar Japonya’da farkında olmadan epey bir Mon kapısından geçmiş bulundum.  Ama bugün dönüp baktığımda biliyorum ki, bu bilinçle geçtiğim son Mon kapısından önceki Alança ile sonraki Alança aynı kişi değil.

Aslında hayatın kendisi de biraz böyle değil mi? Mon kapıları kadar görünür ve somut olmasa da hepimizin hayatında bazı eşikler, bazı kırılma anları vardır. O kapıdan bir kez geçtikten sonra artık ne eski perspektifimizle bakabiliriz ne de tamamen eski halimize dönebiliriz.

Bazen bir kayıp, bazen yeni bir başlangıç, bazen de hiç planlamadığımız bir yolculuk bizi o eşikten geçirir. Önemli olan, hayatın içinde karşımıza çıkan bu dönüşüm noktalarını fark edebilmek ve onların bizde bıraktığı izi hissedebilmektir. Belki de bu yüzden seyahat etmeyi bu kadar değerli buluyorum. Çünkü insanlar yeni şehirler, yeni kültürler ve yeni bakış açılarıyla tanıştıkça aslında farkında olmadan kendi Mon kapılarından geçiyorlar. Her yolculuk insanı sadece başka bir coğrafyaya değil, biraz da kendisinin yeni bir versiyonuna götürüyor. 

Herkesin kendi “Mon” kapısını bulması ümidiyle…