Geçen hafta yaz aşkları üzerinden bugünün ilişki sözlüğünü biraz kurcalamış; “Akdeniz Akşamları”ndan love bombing’e, oradan ghosting’e uzanmıştık. Sonunda da şu soruyu sormuştuk: Acaba bunların hepsi gerçekten modern dünyanın icadı mı, yoksa bu duygusal gel-gitler sinsice hep aramızdaydı ve sadece onları betimleyen terimleri mi değişti?
Cevabı öğrenmek için de 200 yıl geriye gitmeye karar vermiştik…
Çünkü görünen o ki ilişki dünyasında teknoloji değişmiş, kelimeler değişmiş, iletişim şekli değişmiş ama insan… pek değişmemiş. Biz bugün “Görüldü attı, üç gündür yazmıyor” diye arkadaş grubunda kriz masası kuruyoruz; bundan 200 yıl önce de insanlar sevdiği kişiye mektup yazıp aynı anda aşkını ilan ediyor, kıskançlık yapıyor, sitem ediyor, tehdit ediyor ve muhtemelen karşı tarafın hayatını üç paragrafa sığdırılmış bir duygusal kaosa çeviriyordu. Ek olarak belki de sinirini geçirmek için ok atıyorlardı?
Bu haftaki toksik ilişki konuğumuz ve inceleme altına aldığımız kişi ise bu işlerin sıradan bir temsilcisi değil: Napolyon Bonapart.
Evet, Avrupa’yı titreten, savaşlarıyla tarihe geçen, koca orduları yöneten adamın aşk hayatına bakacağız. Ve itiraf edeyim, savaş meydanından çok aşk mektubunda saldırgan çıktı kendisi.
Geçtiğimiz günlerde Büyük Adamların Aşk Mektupları kitabında Napolyon’un mektuplarından birini okurken kendimi 19. yüzyıl romantizmi okuyorum sanmıştım. Hatta bu kitabı bulmak için 2. El sahaflarını araştırmış (artık üretimi yokmuş) ve çok romantik bir destinasyon olan Bozburun tatilime saklamıştım. Bir kadeh şarap ve günbatımında biraz modern dünyanın toksikliğinden uzaklaşıp eski dönem romantizminde sarhoş olmak için. O da ne! Mektuplar resmen hakaret kaynıyor. Birkaç mektup sonra fark ettim ki ben aslında modern flört dünyasının erken erişim sürümünü okuyorum… Mektubu gelin birlikte inceleyelim. Romantik bir aşk mektubu mu? Yoksa dönemin WhatsApp mesaj kutusuna düşmüş devasa bir red flag mi?
“1797 baharı
Josephine’e,
Artık sizi sevmiyorum; tersine sizden nefret ediyorum. (etkili bir giriş dediğin böyle olur işte, adeta bir ilan-ı aşk) Bir cadısınız siz,tam anlamıyla yoldan çıkmış, tam anlamıyla ahmak,gerçek bir Sindirella’sınız. (İşin rengi burada biraz değişmeye başlıyor. Bizim modern dönemde böyle hakarete verilen bir isim var mıydı? Düzenli, aralıksız ve ansızın hakaret etme… Hate bombing? Love bombing’in tam tersi. Gerçi bunun adı henüz konmadıysa ben bugün burada koymuş olayım.) Bana hiç yazmıyorsunuz,kocanızı hiç mi sevmiyorsunuz? Mektuplarınızın ona ne kadar zevk verdiğini biliyorsunuz, ama yine de eliniz ona beş altı satır çiziktirmeye varmıyor! (Biraz feveran ve isyan)
Peki bütün gün ne yapıyorsunuz Madam? Sizi sadık sevgilinize yazmaya vakit bulmaktan alıkoyacak denli yaşamsal bir uğraş içinde misiniz? Hangi bağlılık ona vaat ettiğiniz sevgiyi, sevecen ve sürekli sevgiyi boğmanıza,bir kenara atmanıza neden olabilir ki? Her anınızı dolduran,günlerinizi yöneten ve ilginizi kocanıza adamanıza engel olan bu harikulade yeni aşık kim olabilir? (Burada iftira kısmı başlıyor yani diyorki başka bir amiral mi buldun Josephine de bana yazmıyorsun diyor) Bakın,söylüyorum Josephine; güzel bir gece kapılar kırılacak ve karşınızda beni göreceksiniz. (Ayağını denk al, savaşta diye takılıyorsan ben bir gece ansızın gelebilirim diye tehdit ediyor er meydanından)
Aslında sevgilim sizden haber alamamak beni kaygılandırıyor, yüreğimi coşku ve sevinçle dolduran o güzel sözlerden oluşan dört sayfalık bir mektup yazın bana hemen. (Hakaretten sonra mektup burada bitecek sanıyorsunuz ama hayır. Napolyon bir anda U dönüşü yapıyor. Az önce nefret ettiği kadını şimdi dört sayfalık mektup yazmaya davet ediyor. Modern flört literatüründe bunun da bir adı olmalı: emotional whiplash. Duygusal baş dönmesi.)Çok yakında sizi kollarıma almayı,sizi ekvator güneşi gibi kavurucu bir milyon buseye boğmayı ümit ediyorum… (Love bombing ile de bitiş…)
Napolyon Bonapart”
Love bombing var.
Kıskançlık var.
Sitem var.
Tehdit var.
İftira var.
Yani kısacası Napolyon, 200 yıl önce Instagram’ın, WhatsApp’ın ve “ilişki uzmanı” Reels’larının olmadığı bir dünyada bile red flag dosyasını kabartmayı başarmış. Hem de savaşın ortasından!
Romantik bir aşk mektubu mu? Hayır. Hakaret, kıskançlık, sitem, tehdit, suçlama… Ne ararsanız var. Ama mektubun son satırında birkaç güzel söz söyleyince, hop, kendine aşk mektupları arasında yer bulmuş.İnsan ister istemez düşünüyor: Acaba 200 yıl önce “mahkemede görüşürüz” demenin romantik bir versiyonu mu vardı? Ya da insanlar birbirlerinin suratına mendil fırlatıp, bir kıyımda aşk uğruna birbirlerini öldürüp sonra da buna “tutkulu aşk” mı diyorlardı?
Dönem değişiyor, kelimeler değişiyor, ilişki terimleri değişiyor ama insan galiba hiç değişmiyor. Bugün “red flag” dediğimize onlar “büyük aşk” diyordu. Biz “ghosting” diyoruz, onlar “kader bizi ayırdı” diyordu.Demek ki aşkın kendisi değil, sadece sözlüğü yenileniyor.Yalnız bir şeyi de kabul edelim: Napolyon’un döneminde en azından “görüldü” yoktu. Adam mektuba cevap vermiyorsa, gerçekten ölmüş olabilirdi.