28 Mayıs 2017 Pazar  
ÇOK OKUNANLAR
FOTO GALERİ
LİNK BANKASI
GAZETE BAŞLIKLARI

PİYASALAR
IMKB
0.00
DOLAR
3,5801
EURO
4,0019
ALTıN
145,781
HAVA DURUMU
İzmir14 / 21 °C
İstanbul15 / 21 °C
Antalya16 / 23 °C
Ankara11 / 21 °C
MAİL LİST
Ana Sayfaya Dön // SENEM ARAT MURAT
Yazı boyutu 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
SENEM ARAT MURAT
SENEM ARAT MURAT

LE MARAIS

15 Şubat 2017 Çarşamba 23:00
LE MARAIS – MARAIS BÖLGESİ 
 
Son yıllarda Paris’in popüler ve sıradan mekanlarından sıkılanların uğrak noktası olan Le Marais, seyahat listelerinde üst sıralardaki konumunu sağlamlaştırdı dersem çok da abartmış olmam. Fransızca’da “Bataklık” anlamına gelen Le Marais, adından da anlaşılacağı üzere zamanında bataklıktan ibaretmiş, daha sonra bölgede tarıma izin verilmesiyle birlikte bu güzel semt oluşmaya başlamış. “Orta Çağ’da Paris nasıl bir şehirdi?” sorusuna Marais gibi demek yeterli. Çünkü Marais Napolyon döneminden sonra yıkılmayan ve mimarisi bozulmayan tek bölge olarak kalmış. 13. Yüzyıl’dan itibaren aristokratların yerleşimiyle beraber popüler bölgelerden birisi olan Le Marais, zaman zaman gözden düşse de, Le Marais’in meydanı diyebileceğimiz Place de Vosges asillerin buluşma noktası olarak kalmaya devam etmiş. Ancak Fransız Devriminden sonra iyice gözden düşmeye başlamış. 
 
Bu bölgenin en önemli özelliği ise sinagogların da bu bölgede bulunmasından dolayı Yahudi cemaati için merkez bölge olmasıdır. Yahudi toplumunun yoğun yaşadığı bir bölge olduğu için, İkinci Dünya savaşı zamanında  nufüsunun çoğunu toplama kamplarına kaybetti. Savaş sonrası ise Yahudilere ev sahipliği yapmaya devam eden bölgede çok popüler Yahudi pastaneleri, restoranları ve dükkanları yer almaktadır. 
 
Peki nasıl gideriz? Paris Metrosunun kolay bir metro ağı olmasından faydalanıp Marais bölgesine çok rahat ulaşmak mümkün. En bilinen  yolu ise 1 numaralı metro hattından St.Paul durağını kullanarak ulaşmak. Zaten metrodan indikten sonra minik minik sokaklar sizi kendine çekiyor, ve kaybolarak Marais’i gezmenin tadına varıyorsunuz. 
 
Konsept mağazaları ile dünyada adını duyuran bu bölgede, alışveriş için kendinizi sokaklarda kaybetmeyi sakın unutmayın, çünkü gezdikçe farklı farklı sokaklara çıkarak labirent gibi olan semtin değişik dükkanlarını keşfetmek çok eğlenceli! Özellikle vintage ürünlere meraklıysanız ve eve dönmeden önce bavulunuza bir iki parça vintage ürün koymayı planladıysanız doğru yerdesiniz.
 
Bölgenin belirgin meydanı olan Place de Vosges, Paris’in de en eski meydanlarından biri. Yeşil bir parkın etrafında sıralanan simetrik evler ile gerçekten de çok estetik bir görüntü oluşturuyor. Her bir köşesinde sıralanan evlerin cazibesinin sizi büyülememesi mümkün değil. Tuğlalardan oluşan görüntü, simetrik çatılar ile kuvvetleniyor. Bu bölgenin cazibesine kapılan pek çok varlıklı kişi de bu meydanda yaşamıştır. En bilinen isimlerden biri Victor Hugo’dur diyebiliriz, Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu’nu da burada yaşarken yazdığı söylenmektedir. Victor Hugo’nun yaşamış olduğu ev, şu anda bir müze ve herşeyiyle size o yaşanmışlık hissini vermeyi başarıyor. Benim tavsiyem bu hiç dokunulmamış eve girip o yaşanmışlığı hissetmeniz. Duvarlar, mobilyalar, tabaklar ve her şeyi ile size eski Parisi hissettirecek bu evde, pencereden bakıp Place de Vosges’i o evlerin gözünden görmek ise paha biçilemez. Bir gezer-yiyer olarak, bu bölgedeki restoranlara değinmeden geçemem tabi ki. Bölgede etkisini en çok gösteren dünya mutfağı kuşkusuz Yahudi lezzetleri, hem de en alasından. Özellikle Rue des Rosiers üzerinde yer alan tipik Yahudi Restoranları denemeye değer! 
 
*L’as Du Fallafel: 
Falafel sevenlerin müptelası olduğu, kuyruğundan da tanıyabileceğiniz restoran. Kapıda falafel yiyenlerin oluşturduğu ordu sizi karşıladıktan sonra iki seçeneğiniz var, içerde mi yiyorsunuz, yoksa dışarda mı? İçerde oturmak mümkün ancak, çoğu kişi ayakta kapı önünde yemeyi tercih ediyor. İçerde oturma opsiyonu için  ilave 2 Euro daha ödemeniz gerekli, restoranın dekorasyonunu görmek için bu parayı ödemeyi tercih edenler var tabi ki. Menüde başka opsiyonlar da var ancak bence klasikten şaşmayın ve Falafel Special’I sipariş edin.  Bölgede bir sürü Falafelci var, ama her ne kadar taklit edilse de rivayete göre kimse L’as Du Fallafel’in lezzetini yakalayamamış.
 
*Le Mary Celeste:
Le Mary Celeste, 19. Yüzyıl’da New York’tan yola çıkan ve uzun bir zaman sonra terkedilmiş olarak bulunan bir geminin adıdır. Gemi bulunduğunda müretabbatın değerli eşyaları ve onları ait olan herşey de gemiden çıkmış, ancak mürettebatta dair hiç bir bilgi bulunamamış, bir başka ilginç detay ise bütün geminin fıçılarca alkol ile dolu olması!  Yani Le Mary Celeste’ye gidiyorsanız o fıçıların da hakkını vermeniz şart! Yeşil çay, kefir gibi içeceklerin kokteyllere yakışmayacağını düşünüyorsanız derin bir nefes alın! Çünkü bu ekip şasırtmayı seviyor. Mekanın en sevilen kokteyllerinden biri YOLO (You Only Live Once) şeftali püresi, aperol, prosecco ve yeşil çay karışımından oluşuyor. Bence kesinlikle menüye bakıp kafanızı karıştırmayın, ne sevdiğinizi söyleyin bırakın onlar sizi şaşırtsın. Ayrıca aç gittiyseniz yemekler ve tatlılar da denemeye değer!
 
*Sacha Finkelsztajn:
Burası bir Yahudi Pastanesi, adına yakışır bir sokakta olması gereken bölgeye konumlandırılmış. Gerçekten tarihte yolculuk etmeniz gerekiyorsa, burası sanırım orası, çalışanların bile dönemine ait kaldığı filmlere konu olması gereken bir pastane. Sarı kapısı ve tabelası ile sokakta da kendini ayrıştırıp, güzel camekanıyla görenleri zaten büyülüyor. Pek çok Yahudi eminim ki büyükannelerinin mutfağının kokusunu tadını burada almak için bile geliyor olabilir. Sacha, yani mekanın sahibi, burayı 1946’da açmış, ve hala büyükannesi ve dedesinin tariflerinden faydalanıyor.
 
Zaten burayı Paris’in en ünlü Yahudi pastanesi olması da bence bu yüzden. Hiç sıra beklemeden içeri girebilir, sizi anlamakta zorluk çeken hafif aksi teyzelere de lafınızı dinletirseniz muhteşem bir sandviçe sahip olabilirsiniz. Evet Sacha’nın sandviçleri çok popüler. “Sandviç mi?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, sadece bir sandviç diyip geçmek bunca yıllık emeğe saygısızlık olur. Bu bir deneyim demek daha doğru olacaktır. Sandviç barının arka tarafında ise sizi gülümsetmelere doyamayacak güzellikte kekler, cheesecakeler ve çeşitli tatlılar mevcut. 
 
Ancak sadece yemekleriyle değil, müzeleriyle de hafızalarınızda iz bırakacak Marais. 
1985 yılında açılan Picasso Müzesi bu bölge için sanat galerilerine öncü olmuş denilebilir. Müzede Picasso’nun yaklaşık 5000 eserine ev sahipliği yaparken aynı zamanda Degas, Cezanne ve Matisse’den de eserler görmenizi sağlayacak. Sanata ilgisi olanlar için Marais bölgesi çeşitli sanat galerileriyle gözlerinizi doyuracak. 
 
Bir başka görülmesi gereken müze ise Musee Carnavalet kuşkusuz. Şehrin tarihini anlatan müze, aynı zamanda Paris’te yaşayan hayatlara da dokunarak onların hayatından kesitler sunuyor. Sadece binası için bile görülmeye değer, keyifli saatlerin sizi beklediğini söyleyebilirim. Paris’e ait objeler, maketler, mektuplar sanat eserleri ve daha bir çok şey ile zamanın nasıl geçtiğini anlamayabilirsiniz, çünkü müze yeterince büyük ve detaylı bir sergisi var. Le Marais, dar sokakları, farklı mimarisi, sıradışı butikleri ve seneler sonra bile hatırlayacağınız müthiş tatları ile Paris’in içinde bir cennet diyebiliriz. Paris’e yolunuz düşerse, ilk durağınız yapın, pişman olmayacaksınız! 
 
Yorumlar
Yol gösterici
Yazınıza bayıldım. Paris'e defalarca gitmeme rağmen inanın hiç gitmediğim bir bölgeydi. Sayenizde bir sürü gidilecek nokta öğrendim. Çok teşekkürler. Kaleminize sağlık...
[ Arzu Pulant ] 16 Şubat 2017 Perşembe 13:59
YAZARIN DİĞER YAZILARI
SİTE İÇİ ARAMA
YAZARLAR
RÖPORTAJ
ÖZEL HABER
VİDEO GALERİ
YORUMLAR
ANALİZ
ANKET
SİZİN ACENTANIZ HANGİSİ ?
SİZİN ACENTANIZ HANGİSİ ?
Turizm - Turizm Haberleri - Turizm Beldeleri - Tatil Köyleri - Oteller - Turizm Acenteleri
Turizm Haberleri